Ülke gündemi öylesine hızlı değişiyor ki yetişmek çok zor. Yazı yazacak konu bulmaktan çok, insan “Ne yazsam acaba?” diye düşünüyor. Süleyman Şah Türbesi başlı başına bir tez. İç Güvenlik Yasası roman olur. Kadın cinayetleri ve nedenleriyle ilgili üniversitelerde ana bilim dalı oluşturulsa yeri. Seçimler bir yandan sıkıştırıyor. Trafik, eğitim, sağlık…. Çoğalt, çoğaltabildiğin kadar.

Süleyman Şah Türbesi’nin taşınması çok ilginç gelişmelere sahne oluyor. Hükümet kanalı “Toprağımızı terk etmedik. Yeni toprak edindik.” diyor. Hükümet yanlıları da “İŞİD saldırısı olasılığı vardı 40 askerimizi kurtardık. Bu da mı suç ?” diyor. Muhalefet edenler de “ Toprak kaybettik” diyerek yüksek perdeden eleştiriyor.

Yeni vatan toprağı ve can kurtardık söylemleri tamamen algı yönetimi. Öyle canınız istedi diye, manzarası daha güzel diye gidip herhangi bir yeri vatan ilan edemezsiniz. Kaldı ki türbenin yeni yerinde başlayan inşa çalışmaları devam ederken, o tarlanın sahibi ortaya çıktı. “Benim hiçbir şeyden haberim yok” diyor. Nasıl ki canımız istediğinde gidip herhangi bir mülkü edinemeyip, edinebilmek için çeşitli yasal zorunlulukları yerine getirmemiz gerekiyorsa. Yeni vatan edinmenin de bazı kuralları var.

İsrail dışında tüm ülkeler zapt edilmiş, zapt edildikten sonra da uluslar arası çeşitli anlaşmalarla sınırları belirlenmiştir. Başka türlüsü olamaz. Büyükelçilik toprakları o ülkenin vatanı sayılıyor, bu da uluslar arası hukukun bir gereği.

Süleyman Şah Türbesi de öyle kafamıza esti diye ülke toprağı olmadı. 20 Ekim 1921 tarihinde Türkiye ile Fransa hükümetleri arasında imzalanan Ankara Antlaşması'nın 9. maddesi ve 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması'nın 3. maddesi gereğince Caber Kalesi ve türbe müştemilatı ile beraber Türkiye Cumhuriyeti toprağı olarak kabul edilmiş ve Türkiye'ye burada muhafız bulundurma ve bayrağını çekme hakkı tanınmıştır.

“İlk kez mi taşınıyor” diyenlere de taşınmalar öyle can istedi diye değil, zorunluluk nedeniyle uluslar arası anlaşma çerçevesinde gerçekleşti.

“Can kurtardık” diyenlere gelince; Oradan “kurtarılanlar” çalışmaya gitmiş işçiler, memurlar, büyükelçilik çalışanları olsa kesinlikle doğru olurdu bu ifade. Orası uluslar arası yasalar gereği ülke toprağı. Yani Adana’dan, Erzurum’dan farklı değil. Asker dış tehdit olacağı varsayımında, dış tehdidin olacağı yerde savunma hattını güçlendirmek yerine, değerli eşyaları alıp başka vatan aramaya gidecekse, durum çok vahim. Bir örgüt karşısında kale terk ediliyorsa, Allah korusun herhangi bir ülkeyle savaşa girdiğimizdeki durumu düşünmek. Çok vahim. Asker sınır güvenliğini sağlamak zorundadır. Ülkeler olası sınır tehdidini öngörerek asker beslerler. Biz neden besliyoruz? Neden vatan borcu diye ifade ediyoruz askerliği?



Misafir Avatar
İsim
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×